DOĞUM YILLARIMDA TÜRKİYE VE DÜNYA MANZARALARI ( 4 )
Gazi Mert

DOĞUM YILLARIMDA TÜRKİYE VE DÜNYA MANZARALARI ( 4 )

Bu içerik 472 kez okundu.
 
Ancak babam askeri malûlü olduğu için maaş alıyormuş ve maddi durumumuz komşularımıza göre biraz iyiymiş…
Kıtlık sebebiyle ekmek yok…Çay yok…Şeker yok…
Annem şekeri bulsa “PALUZE” adı verilen bir tür yiyecekle beslenme proplemimi halledecekmiş ama, sadece evimizde köyde “DARI”,şehirde “MISIR” adı verilen bir tür “TAHIL”dan yapılan “DARI UN”u ve buğday unu varmış…
Annemin GÜNLÜĞÜM’e yansıyan sözlerine göre, darı ve buğday ununu bulduğu için de şükrediyormuş…
Bazı komşularımız kıtlık sebebiyle “DARI”yı da bulamıyor, darının KOÇAN’ından un yapıp yiyorlarmış…
Bazıları darı koçanını da bulamıyor sadece yaylalarda yetişen meşe (pelit) ağaçlarının palamut’unu toplayıp un yaptırıp yiyorlarmış…
“Kıtlık” döneminin daha başka yan etkileri de varmış…
Çevrede Akarsu, evde kurna’dan akan su da yokmuş…
Su,10’larca kişinin hayvanlarını da suladığı bir kuyudan getiriliyormuş…
Kuyudan getirilen ve hijyenik olmayan su ile çamaşırlar yıkanıyormuş…
Bazı aileler kuyunun başındaki üstü açık 4 duvardan ibaret olan “ÇAMAŞIRHANE”de çamaşırlarını yıkıyorlarmış…
Üstelik kıtlık sebebiyle sabun bile alınamıyor ve sabun yerine “PELİT” ten yapılan “KÜL” ile çamaşırlar yıkanıyormuş…
Elektrik olmadığı için gaz lambasıyla veya fenerle idare ediliyormuş…
Gaz da bulunmadığı zamanlar “ÇIRA” ile aydınlanılıyormuş…
Gaz lambası 3-5-8-14…şeklinde numaralı olurmuş…
Normal zamanda 3 numara yakılırken misafir geldiği zaman daha iyi aydınlansın diye 14 numaralı lamba yakılırmış…
Fenerler de boy-boy olurmuş…
“Gemici Feneri” olan hali vakti yerinde sayılırmış…
Bizim de 3 ve 14 numaralı lamba ile bir gemici fenerimiz varmış…
Elektrik olmadığı için bugünkü anlamda buzdolabı-derin dondurucu gibi yemek saklanabilen beyaz eşyalar da yokmuş…
Yemekler tel dolaplarda saklanırmış…
Ya da bazı yemekler bozulmasın diye kuyulara sarkıtılırmış…
Yemek yiyebilmek için tabak, çatal, demir kaşık, bıçak da yokmuş…
Ailenin bütün fertleri ağaçtan yapılan yuvarlak bir “SİNİ”nin etrafında toplanır, ağaçtan yapılmış kaşıklarla “SİNİ”nin orta yerine konan tek kaptan yemek yerlermiş…
Burada çocukluğumda GÜNLÜĞÜM’e yazdığım bir anekdotu anlatmadan geçemeyeceğim;
Kıtlık dönemlerinin hüküm sürdüğü benim çocukluk yıllarımda mahallemizin, Gürlevik mahallesinin muhtarı sayın Mehmet Deniz bir misafir ağırlama telaşına düşmüş…
Gelecek olan misafir de Anamur’lu Mersin Milletvekili sayın Halil Atalay ve sayın Halil Atalay’la birlikte Ankara’dan,
T.M.M.Meclisi’nden gelen milletvekili misafirleri imiş…
Misafirlere çay ya da kahve ikram edilecek fakat Anamur ve Bozyazı’da hiç şeker yokmuş…
Muhtar sayın Mehmet Deniz şeker bulma telaşında ama hiçbir yerde şeker yokmuş…
Olay bir yaz günü Bozyazı’da geçiyormuş…
Biz ailece Tersakan yaylasındaymışız…
İşte tam bu sırada babam mısır tarlasını sulamak için yayladan Bozyazı’ya gelmiş…
Muhtar çok yakın akrabamız…
Babama demiş ki; “Hiçbir yerde şeker bulamadık…
Milletvekilimiz sayın Halil Atalay’la misafirleri gelecek…Sizin evin dolaplarına bir bakalım. Fatma Nenem (anneme Fatma nene derdi.) belki bir yerlere şeker saklamıştır…”
Gerçekten bizim evin dolabının birinde bir tas içerisinde şeker bulmuşlar ve misafirleri ağırlamışlar…
Şekerin bile bulunmadığı bir dönem…
İşte ben böyle bir dönemde dünyaya gelmişim…
Bu zor şartlarda yaşama mücadelesi verirken 2 aylık olduğum zaman ateşli bir hastalığa yakalanmışım…
Yapılan bütün müdahalelere rağmen bir türlü ateşim düşmüyormuş…
O dönemin en iyi okullarından olan Rüştüye mezunu büyük amcam Yusuf ağa alelacele bir kazana soğuk su doldurtmuş…
Her iki ayağımdan baş aşağı tutarak beni içi soğuk su dolu kazana daldırmış…
Bir taraftan da bana devamlı soğuk su döküyormuş…
Hiç nefes alamıyormuşum…
Bu operasyon dakikalarca sürmüş…
Herkes öldüğümü zannederek feryat ederken Yusuf amcam beni devamlı kazana daldırıp-daldırıp çıkarıyormuş…
Annem bir tarafta perişan şekilde lohusa yatağında yatarken, babam feryat ederken Mahmut ve Hamdi ağabeylerim, Fazilet ve Mürüvvet ablalarım sağa sola koşuşurken Yusuf Amcamdan titrek bir ses duyulmuş;
“Ateşi düştü… Yaşıyor…”
…Ve bayılmış, oracığa yığılıp kalmış…
…7 aylık erken doğumdan sonra ilk ciddi hastalığımı da atlatmışım.
Hoşça kalınız.
( devam edecek )
DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Kariyer Merkezi, ekonomist Emre Alkin’i İş Dünyası İle Buluşturdu
Kariyer Merkezi, ekonomist Emre Alkin’i İş Dünyası İle Buluşturdu
Silifke-Mut Karayolu Onarılarak Yeniden Trafiğe Açıldı
Silifke-Mut Karayolu Onarılarak Yeniden Trafiğe Açıldı